| Defne Joy Foster’a Üzülebildiğin Kadar, Muhsin Başkana da Üzülebilmek… |
| Murat ALBAYRAK | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Yazar Murat ALBAYRAK | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Cumartesi, 05 Şubat 2011 17:22 | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Defne Joy Foster’a Üzülebildiğin Kadar, Muhsin Başkana da Üzülebilmek…
Geçtiğimiz günlerde, BBP’nin mevcut genel başkanı TV 8’de Erkan Tan’ın misafiri idi… Aynı gün yapılacak basın açıklamasının evvelinde, neler denilecek diye televizyonun karşısına geçtim ve izledim… Yalçın Beyin engin tecrübelerini, un değirmeninden gelmediğini anlattığı programın akabinde bendenizin “terekesine” düşen, isyan, öfke ve sükûtu hayal idi… Yalçın Bey’i daha evvel Başkanımızın “şehâdeti” ile alakalı bir videoda izlemiş idim ve meselenin kendileri tarafından izah ediliş tarzı ziyadesiyle midemi bulandırmış, takınılan edâ beni haddinden fazla kızdırmıştı… Zira Muhsin Başkanın otuz beş yıllık Dava Arkadaşı olduğunu hemen her ortamda “onurla ve gururla” anlatan BBP’nin genel başkanı, resmen ve alenen sırıtıyordu. Mimikleri, yüzü, gözü ve çehresinde görünen hâli ile normal ve alelâde bir şeyden bahseder ve bir politik argümanı espritüel bir üslûpla anlatır gibi idi. Ve dinleyenler nezdinde, hiç de acı çeken, yüreği yanan ve bedeli ne olursa olsun hâdisenin üzerine gidecek bir “dava adamı” intibâı uyandırmıyordu… Anadolu’muzda bir tabir vardır. Nerede, nasıl davranacağını bilmeyen, davranışları mekân ile tezat teşkil eden insanlar için “ölü görüp ağlamamış, düğün görüp oynamamış” derler… BBP Genel Başkanı kaza sürecinden bahsediyordu, lâkin yüzünde ve hareketlerinde anlaşılmaz bir lâkaytlık vardı… O demlerde bu video, bendenizle beraber birçok kişi tarafından öfke sağanağı altında izlenilmiş, hayli garip bulunmuş ve eleştirilmişti.
Fakat Büyük Birlik Hareketi’nin ilkelerine yakışmayan birçok yanlışla alakalı olduğu gibi, bu mevzu da arada unutuldu, gitti.
Ta ki Yalçın Bey’in, DDK raporunun neticesinde, tabandan gelen baskılar sebebiyle bir açıklama yapacağı ve hükümete asla çatmadığı/çatamadığı kaşlarını çatacağını düşündüğümüz günün sabahına kadar… Programda kaza ile alakalı bir şeyler söyleyen BBP’nin mevcut genel başkanı yine akıl almaz bir şekilde sırıtıyordu… Burada netâmeli ve bir o kadar hassas olan bu meselenin, bizim namus borcumuz olduğunu düşünen her arkadaşımızın vicdanına seslenmek istiyorum. Bir camianın vicdanı kanarken, öyle ya da böyle sözcümüz mevkiinde bulunan bir kişi sırıtamaz, sırıtmamalıdır… Hareket içerisindeki konumu ne olursa olsun, bahsettiğim programın videosunu baştan sona hakkâniyet ile izleyecek olanlar, bu satırların hakkını teslim edeceklerdir. Görülecek olan şudur: Muhsin Yazıcıoğlu ve beş arkadaşımızın vefatlarındaki acziyeti anlatmaya çalışırken, mevzuyu sırıtkan bir hâlet-i rûhiye içinde irdeleyen bir Büyük Birlik Partili; yüreğinin yandığını söyleyen ama ne yazık ki gülebilen bir arkadaş; “Suikast diyemiyorum, ispatlansın gereğini yaparım, yapamazsam etek giyer gezerim” diye iki kere üstüne basa basa canlı yayında konuşabilen bir “Genel Başkan”…
Taşra siyasetine dahi hafif kaçacak bir sığlık ile biten programın akabinde, tahminim odur ki birçok arkadaşımızın yürekleri bir kez daha burkulmuştur.
Program bu minval üzere devam ederken, medya dünyasından tanıdığımız Defne Hanımın, evinde ölü bulunduğu haberi geldi. Erkan Tan vefat haberini verdi ve sonra Yalçın Bey’in üzüntülü hâli ekrana yansıdı. O esnada çehresine sinen gam ve kasavet dikkatimi celbetti. Yalçın Bey gerçekten müteessir olmuştu ve taziyelerini sundu. (Yalçın Bey bir ölüme nasıl üzülmeliyim diye merak ediyorsa, Defne Hanıma üzüldüğü anı tekrar tekrar izlemelidir.) Burada şunu belirtelim ki meselemiz Defne Hanım değildir. Neticede bir insan ölmüştür, sevenlerinin başı sağ olsun, Allah (c.c.) ailesine sabırlar versin. Fakat Defne Joy Foster’a bu raddede üzülebilen Yalçın Bey’in Muhsin Başkana en azından bu kadar üzüldüğünü görememiş olmak o dakikadan itibaren içimi kemiriyorken, bu mütevekkil hâl kısa sürdü ve helikopter hadisesinden bahsetmeye geçince, aynı mimikler, aynı tavır, aynı muğlak edâ, aynı vakarsızlık… Bir duygusal gelgit hâli; hem ekranda hem de ekran karşısında…
“Amma da abartıyorsun kardeşim, adam o kadar ağladı, “gözümüzün önünde bayıldı”, diyenler olacaktır.
Şahsım, helikopter Maraş dağlarına düştüğü andan itibaren, bütün ayılmaları, bayılmaları ve gözyaşlarını riyâkâr ve sahte bulmuştu. Bizler Göksun dağlarında Muhsin Başkanımızı ararken, birileri hem Göksun’da hem Ankara’da kameralara çıkma telaşesinde idi. Ve başkanla alakalı somut hiçbir şey yapmayan hükümete ısrarla teşekkürler ediliyordu. Ne gözyaşlarını inandırıcı buldum, ne de Ankara’da olan bitene bir anlam verebildim. Yerine oturmayan şeyler vardı, ferasetim ve aklım, camiada bundan sonra olacaklara bir kaşımı kaldırarak bakmam gerektiğini fısıldıyordu artık. Bu vakarsızlık haline isyan edenlerdendim. Liyâkate, dirayete atıf yaptım, yapmaya devam ediyorum. Camianın izzeti, haysiyeti, şerefi ve tiyatro faaliyetleri dedim, durdum. O günlerde konuştuğumuz her arkadaşım buna şahittir. Kızgınlığımı her şart ve zeminde dile getirdim. Muhsin Başkan’ın vücuduna suikast edenler, davasını, hareketini pas geçerler mi diye haykırdım, durdum. Hiç kimseyi itham etmiyorum. İtham edecek bilgiler olsa gereğini yapmazsam diye başlayan cümleleri, pekâlâ ben de kurabilirim. Dava arkadaşları(!) tarafından, kendilerine, şerefsizce ve alçakça, Ergenekoncu denilerek iftira edilenlerden birisi olarak, kimi politik figürlerin hiç çekinmeden girdiği kul hakkına da girmek istemem. Sadece düşünmekteyim: Madem tiyatral faaliyetler sahnede başarıyla icra edilebiliyor, o vakit böyle bir detay atlanır mı? Anlamaya, her veçhesiyle idrak etmeye gayret ediyorum. O günlere dair, daha sonraları duyduğum ve öğrendiğim bazı şeyler, yaşadıklarım, olana bitene şüpheyle bakmamı gerektiriyor. Olup biteni takip ediyorum, yapılanı yapılmayanı görüyorum… 25 Mart 2009’dan beri Ankara’yı, taşrayı izleyen, dinleyen bir nefer olarak yazması bile giran gelir ki, giyerim denilen o etek zaten üstümüze karlar yağdığı andan itibaren camiamızın üzerindedir. Başkanımız şehit edildi ve biz “garibim, bîkesim, himmet sizindir” diye nida eden Pir Sultan Abdal misali çaresizce(!) yetkili makamlardan himmet bekliyoruz. Birilerinin Yalçın Bey’e hatırlatması gerekiyor ki mekanizmaları harekete geçirerek, bu işi ortaya çıkarma makamı da kendisinin oturduğu yerdir… Derdi, meselesi olanlar ittifak edeceklerdir ki, bizim kaderimiz ve tavrımız bu değildi, bu olmamalı idi… … Daha evvel mevcut genel başkanın olur olmaz yerlerde ağlamalarından ve bayılmalarından müştekî idik… Büyük hayallerle gittiğimiz (tabanı bu şekilde psikolojik olarak oyalamışlar ve beklenti içerisine sokmuşlardı)birinci Hasret Kurultayı’ndan da Yalçın Beyin gözyaşlarıyla ve kürsüyü terk etmesi ile ayrılmış idik… Bir söz, bir duruş görmek isteyen Alperenlerin hissesine düşen, sadece ve sadece hayal kırıklığı olmuştu… Ya ağlayıp bayılan, ya sırıtan yahut “ajitatif” bir üslûpla Devlet Bahçeli’yi hatırlatırcasına, hırıltılı bir sesle, ıkınırcasına bağırıp çağırarak konuşan, negatif bir portre…
Şimdi camiamız mensupları şu suali vicdanlarında cevaplamalılar…
Bu suikastı tertip edenler ve kaza sonrası sabotajı bihakkın icra edenler, Yalçın Topçu’nun bağırmalarından, çağırmalarından korkuyorlar mıdır?
Genel Başkanına “bir yumruk” atılınca etrafına “racon” kesen Sırrı Sakık’ın haşyeti ve ciddiyeti sizlerin de hased duygularınızı tetiklemedi mi? Yârinizi kıskanır gibi, kıskanmadınız mı? Bu olması gereken tavra iç geçirmediniz mi? Bir buçuk yıl evvel, böyle hesap sorulmaz, bu şekilde kimse sizi ciddiye almaz demiş idik… Ve öyle de oldu. Bu süreç maalesef ne siyaseten ne de ahlâken iyi yönetilemedi… Evlatlarının boğazlarından geçecek nafakalardan kesilen paralarla davasını tüttüren hareketimizin kimi teşkilatları, iktidar partisinin yerel yapılanmalarının güdümünde iftarlar tertip etti… Öyle ki salon teşrifatı ile beraber, hoş geldiniz konuşmaları gibi detaylar bile atlanmamıştı “yeni velinimetlerimiz!!!” tarafından…
Ocak başkanlığı yaptığım ilde, zamanında bir işadamından, Ocağımıza aldığımız yardımı eleştiren bir “ağabey” imiz şimdilerde bu olan bitene “Ne var ki?” diyordu. Evet, ne var ki? Durduğu yer te’vil mekanizmasını işletmeyi gerektiriyordu. Meşrulaştırması lâzımdı. Artık tavırları belirleyen faktörler başka başka sebeplerdi…
Hareket bir badireden geçiyordu ve camia şaşkın bir sükût ile izliyordu…
Ömrü boyunca hiç kimseye eğilmemiş “bir güzel yiğit adamın” emanet ettiği partisinin kimi il başkanlarına “referandumla alakalı hazırlanmış destek metinlerini, sayfa sayfa gazete köşelerinde yayınlamak” için telefonlar edildi… Tabii ki parasını düşünmeyin diye bir girizgâh ile…
Ve nihâyet, iş Kazlıçeşme meydanında, binlerce ampulün arasında Hilâl Gülümüzü dalgalandıracak noktaya kadar geldi. Bu vatandaşlara artık kızmıyorum, kızamıyorum. O rayları döşeyenlerdi esas mesuller…
Bir camia, peyderpey gelen rezil açıklamalarla hırpalandı… İzzeti ve şerefi şehirlerin “billboardlarında” en mahrem ve pervasız şekilde sergilendi. Haysiyeti, başka parti/partili işadamlarından alınan paralarla tutulan otobüslerle ayaklandı, gitti…
Helikopter hadisesinin bidâyetinden itibaren, edilen teşekkürler, takınılan tavırlar ve bütün politik mülâhazalar, bugün anlıyoruz ki salt acemilikten ve becerisizlikten değilmiş!
Kendinizi başbakanın ya da “himmet beklediğimiz” diğer yetkili mercilerin yerine koyun… Sivas’ta şiirini okumayı atlamadığınız ve annesinin elini öpmeyi ihmal etmediğiniz Muhsin Yazıcıoğlu “kardeşiniz” için kaç bürokratınızı, bakanınızı feda ederdiniz? Hâl böyle iken, Başkandan bu kadar yılda alabildikleri bu olan kadroya hangi gözlerle bakardınız? Zâti, başbakan ve bakanları bakmıyor. Umurlarında bile değil Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberinde şehit olan arkadaşlarımız… Onların başka gündemleri, başka öncelikleri mevcut…
Bize yine bizden gayrı çare yok… Kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz, kesmeye muvaffak olabilirsek eğer… Bir kere bu mesele her türlü siyasî hesabın fevkinde tutulmalıdır. Şu anda yönetim mekanizmalarını elinde bulunduranlar, etekli muhabbetler yaparak bizleri utandıracaklarına, bu işin üzerine kararlılıkla ve ciddiyetle gitmelidirler. Yetki sizde, dert sizde, derman sizde... Bizler eleştirdiğimiz gibi, faydacı bir niyetle dahi olsa bir şeyler yapıldığını gördüğümüzde helal olsun demeyi de biliriz… Bir ümidim var yahut yok, o şahsıma kalsın… Hasbihal ettiğimiz dostlarımız bilirler ki, kararlı bir lider, kararlı ve kenetlenmiş bir camia olmadıkça, bu işin çözülebileceğine ve yüreğimizin soğuyacağına zerre miskal inanmıyorum… Amma velâkin nefislerin putlaştırıldığı, kalplere ene yılanının çöreklendiği bir iklimden “bedel” çıkmaz… İftiranın, dedikodunun, tezviratın geçer akçe olduğu bir teşkilat yapısından bütünlük ve hayır da çıkmaz…
Peki, ne istiyorsun kardeşim, diyenlere cevabım şudur?
Defne Joy Foster’a üzüldüğünüz kadar üzülün, kahırlanın. Bugün bu camiayı temsil edenlerin yüzünde, şimdilik vakar ve ciddiyetten bir eser, gözlerinde bir nebze olsun kararlılık görelim, yeter.
Bendenize bu kadarı kifâyet edecektir…
Sağlıcakla kalınız, Esselam…
………
İçerisinde “ittifak” geçen cümlelere dâir…
Partimizin bir genel başkan yardımcısı, bir ilimizin hanımlar komisyonunun düzenlemiş olduğu toplantıda “AKP ile ittifak yapmak istediğimizi söyleyenler var, yok böyle bir şey, hilal gül sandıklarda açacak, bunları söyleyen şerefsizlerdir. Ve biz de bunu onaylar ve yaparsak biz de şerefsiziz” mealinde cümleler sarf etmiş… İçinde şeref kavramının geçtiği cümlelerin, şahsıma kabak tadı verdiğini evvelemirde söyleyerek, bir hususun altını çizmek isterim.
Yaptığı densizce açıklamalarla yaramıza tuz üstüne tuz basan Binali Yıldırım’ın içinde olduğu bir parti ile ittifakı zikredebilmek, olabilirliğini tartışmak, hayalini kurabilmek bu camia için zillettir…
Ayrıca bu tarz söylentiler camiayı yıpratır ve çalışma azmini sekteye uğratır. Defâten tecrübe edilmiştir ki, bu tarz söylentiler tabanı bir müddet oyalasa da, seçimlerde çalışacak kadroları atalete sevk eder ve neticesi hüsran olur… Önümüzde bir suikastın hesabı duruyorken, bu zırvalarla zihinler meşgul olmamalıdır. Siyasete kıyısından köşesinden bulaşanlar bile, bu “politik nazariyeye” gülüp geçiyorlar… Bu kıymetli genel başkan yardımcımız müsterih olsunlar. Böyle abiyane dedikodulara camiamız prim vermez, vermeyecektir… ( Aklı evveller uyarmadan altını çizeyim ki, ben de “âmiyâne” zanneder ve bu şekilde kullanırdım. Lâkin kara sevdamız Güzel Türkçemizi çok iyi kullanan Sayın Genel Başkanın bu şekilde telaffuz ettiğini işitince düzelttim. Yalçın Beyin güzel Türkçemizi kullanma maharetine hayranım ve kendilerine ziyadesiyle müteşekkirim. )
Şu kadarını biliyorum ki, konumlar ters olsa idi, Muhsin Başkanımız Rize’de mezarını ziyaret ettiği Recep Tayyip “kardeşi” için “Zindandan Mehmed’e Mektup” şiiri ile birlikte “Beraber Islandık Yağan Yağmurda” şarkısını okumakla kalmazdı sadece. Sayın Başbakan için bir şey yapmadan, annesinin elini öpmekle iktifa etmeyeceği gün gibi aşikâr iken, bizlere reva görülen tavır hayreti mûciptir… Siyasî hayatında bu kadronun Muhsin Başkanımıza neler borçlu olduğunu da en iyi kendileri bilmektedir. Şurası da var ki, bu vakitten sonra sade Binali Yıldırım’ı değil bütün kabineyi görevden de alsa, biz Nizâm-ı Âlem Ülkücüleri nezdinde bir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Zira bu zaman diliminde bir bürokratını dahi feda etmemiş bir partidir bahse konu olan… Şimdi kim, kiminle, nerede, ne halt edecek? İdrak etmekte zorlanıyorum. Derdimiz var, derdimiz… Kocaman bir meselemiz ortada duruyor… Biz kimiz? Neredeyiz? Neleri konuşuyoruz?
Politik rasyonelinden, olabilirliğinden, bu seçime girmeyince siyasi partiler kanununun bilmem hangi maddesine göre partinin kapanacağından, başbakanın BBP’ye neden ihtiyaç duyacağından vesaire geçtim, bazı politikacıların el ovuşturarak bu denli zayıf bir ihtimal için bile gözlerini ufka dikebileceğinden ve türlü siyasî fırıldaklıklar yapabileceğinden de geçtim,
Ben mevzunun şu tarafındayım:
Bir Büyük Birlik Partili, iktidar partisinden önüne atılabilme ihtimali olan, üç beş “kemik parçasının hayaliyle” yanıp tutuşmaz, tutuşamaz…
En azından buna inanmak istiyorum…
Powered by !JoomlaComment 3.26
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||