| KADRİ “SENG-İ MUSALL”DA BİLİNEN BİR GÜZEL İNSAN-1 |
| Mehmet GÜNEŞ | ||||||||||||||||||||||||||||||
| Yazar Mehmet GÜNEŞ | ||||||||||||||||||||||||||||||
| Pazartesi, 08 Haziran 2009 00:13 | ||||||||||||||||||||||||||||||
![]() Yine katlanılması zor bir ıstırap rûhumuzu bunalttı… Yine gözlerimize derin bir hüznün melâli çivilendi ve bakışlarımıza koyu gölgeler demir attı… Yine büyük bir acı yüreğimizin tam ortasına düştü… Yine hissiyâtımız târiflere sığmayan mâtemler bölüştü… Ve 48 saatlik çaresiz bir bekleyişin ardından, umut kandillerimizi söndüren “o acı haber”le birlikte, gözlerdeki yaş sele dönüştü… Bu âni ve “zamansız ölüm” karşısında, gönlümüzü saran kasvetli duygular, inleyen bir ney gibi kalbimizi dağladı… Ciğerimiz alev alev yanarken; “Âh” diyen, “Allah” diyen, “El-hükmi lillâh” diyen gönüldaşlarımız ellerini yüzüne kapatıp, hıçkıra hıçkıra ağladı...Keş Dağı’nın zirvesinden Hakk’a yürüyüp, herkesin yüreğine ateş düşüren “Muhsin Başkan” ve arkadaşlarının bütün Türkiye’ye yaşattığı hüzün yüklü bu atmosfer, bizlere Yunus Emre’nin; “Bu dünyada bir nesneye, dizelerini hatırlatıyor ve son mısrâları terennüm ederken de bulutlu gözlerimizden sicim gibi bir yağmur iniyordu… Ama ne yaparsın ki, vâkî olan İlâhî takdîr... Emir Yüce Rabb’imizden geliyor... Elbette ki, mü’min bir kul olarak kazâ ve kadere îmanın tevekkül iklimine teslim oluyor; takdîrin, tedbirden önce Levh-i Mahfûz’da yazıldığına ve “Kaderin üstünde bir kader” olduğuna îman ediyoruz… Kanayan gönlümüze, “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil” mısraını merhem etmeye çalışıyoruz… Aslında, inanan insanlar için ölümün; son nokta değil, yalnız bir noktalı virgül olduğunu da çok iyi biliyoruz… Bütün bunları bilmemize rağmen, ölümü sevdiklerimize yakıştıramıyoruz... Dilimiz varmıyor “öldü” demeye... Ölüm, hayatın öbür yüzü olsa da, bunu kabullenmek çok zor geliyor bize... Parti binasının önünde -çok nâif de olsa bir ümit taşımak adına- açıklama yapıp; “Genel Başkan’ımızı, orada bulunan bir arkadaşımız görüp de teşhis etmeden öldüğüne inanmayacağız.” diyen Hasan Çağlayan’ı dinlerken, hep bu duygularla hemhâl oluyoruz... Milletimiz ve bütün bir ülkücü câmiâ da televizyonlardan verilecek müjdeli bir haberi bekliyor, ama ne yazık ki, son demde gözyaşları ve hıçkırıklar arasında yine hicrân, yine firak ve yine koyu bir mâtem bölüşüyoruz... İşte kelimelerin târife muktedir ol/a/madığı böyle bir hüzün sağanağı içinde Muhsin Başkan’ı yâd ederken; “mâsum Anadolu’nun” bu yiğit evlâdının; “Allah yolu”na adanmış hayatı, çileyle yoğrulmuş hâtıraları, Türk-İslâm Dünyası’nı kuşatan hayâlleri, kutsî ideâlleri ve siyâsî mücâdeleleri zihnimden âdeta bir film şeridi gibi geçiyor... Ahmet Yesevî’nin nefesiyle tüttürülen “Ocak”lar, “Seksen öncesi”nin toz-duman ortamında yaşananlar, “Eylül” darbesi yemiş ideâlist insanlar, Yusûfiyelerde verilen ağır imtihanlar, “Seksen sonrası”ından günümüze “ Nizâm-ı Âlem Ülküsü” için yapılanlar ve “yatağına kırgın akan” ya da akıtılanlar, hayâlhânemde peş peşe resm-i geçit yapıyor… Bir anda, 12 Eylül Dönemi’nin karanlık günleri; çileli, işkenceli, mahkemeli (?!) devirleri ve o ideâlist “kayıp nesil”lerin hâtıraları gözlerimin önünde yeniden canlanıyor… Ve zaten; “Mamak gâzisi” olan ve bir “hükmî şehit” olarak vefât eden Muhsin Yazıcıoğlu’nun “Sıcak yatakta ölmek acep olmaz mı çile” fehvâsınca, mukaddes bir dâvânın mücâdelesini yaparken metrelerce karla kaplı buz gibi soğuk zirvelerden Hakk’a yürümesi; Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’ın “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” hadîs-i şerifini bir kere daha hatırlamamıza ve Mahşer’deki mükâfatını düşünerek teselli bulmamıza vesîle oluyor... Ve Bahaettin Karakoç’un: “Bahar böyle mi öpecekti yüreğinden, Saat nasıl durdu, can nasıl karıştı kuşlara dizeleri dilimize düşüyor… Böylesine elim bir kazanın ardından, -bidâyette ifâde etmeye çalıştığım- iç içe girmiş farklı duyguları yaşayıp, büyük bir hüznü yudumlarken; “dinde dindaşım, kanda kandaşım, yolda yoldaşım” olan efsâneleşmiş bir “Ocak Genel Başkanı”nı, kadim bir gönül dostunu, bir dâvâ, bir hac arkadaşını, akıncılar çağından yolu günümüze düşmüş bir serdengeçtiyi ve sıra dışı bir lideri kaleme alabilmenin zorluklarını kendi içimde yaşıyorum... Tanıyan herkesin gönlünde büyük bir muhabbet hâlesi oluşturan; yalnız ülkücüleri değil, bütün Türk Milleti’ni gözü yaşlı bırakan “Muhsin Başkan”ı yazabilmenin ve bu “güzel insan”ı hakkıyla anlatabilmenin ne kadar zor bir iş olduğunu -O’nun hakkında bu kırık dökük cümleleri kaleme alırken- bir kere daha bizâtihî idrâk ediyorum... “Muhsin Başkan”ı anlatmaya başlamadan önce şunu özellikle belirtmek istiyorum ki, bu yazı, bir müteveffânın ardından âdet olduğu üzere onu övmek için kaleme alınmış “Bir Muhsin Yazıcıoğlu Methiyesi” aslâ değildir… Hatta O’nu anlamak, anlatmak, daha yakından tanımak ve örnek almak adına yazılmış olan bu yazıda, mübalağa zannedilebilir endişesiyle “Muhsin Başkan”ın bazı husûsiyetlerine de olması gerekenden daha az yer verilmiştir… Model bulmakta güçlük çektiği için, kendisine yabancı sanatçıları (!?) ya da “sanal dizi karakterlerini” örnek alan günümüz gençliği, Muhsin Yazıcıoğlu gibi bir şahsiyeti “model insan” olarak tanıyabildiği -ya da tanıtabildiğimiz- ölçüde millî, İslâmî ve insanî değerlerle hemhâl olacak, aslî kimliğini bulacak;“Lâle” ye müştak, “Gül”e meftûn, vatanına bağlı, bayrağına sevdâlı bu güzel insanı örnek alacak ve O’na benzemeye çalışacaktır… (Devam edecek) Dr. Mehmet GÜNEŞ
Powered by !JoomlaComment 3.26
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |
||||||||||||||||||||||||||||||
