Pazartesi, 21 May 2012
 
 

Arama

En Son Yorumlar

Kardeş Siteler

Yavuz Ağıralioğlu
Tacettin Dergahı
Haber Hilal
Kırk Ambar
Birlik Sağlık-Sen
Birlik Eğitim-Sen
boş
Diğer Kardeş Siteler İçin Tıklayın

Anketler

Muhteşem Yüzyıl dizisi için ne düşünüyorsunuz?
 

Adnan İSLAMOĞULLARI ile mülâkat PDF Yazdır E-posta
Okunma Sayısı: 2507
Yazar Erkan GÜNEŞ   
Pazartesi, 11 Ekim 2010 09:46

Adnan İSLAMOĞULLARI ile mülâkat

Adnan İSLAMOĞULLARI ile mülâkat

 

“Uzun zamandır mülâkat yapmak istiyordum Adnan İslâmoğulları ağabey ile. Edebiyat, felsefe, güzel sanatlar ve siyâset üzerine. Lakin, 25 Mart 2009 tarihindeki elim hâdisenin vukuundan sonra başladığı yoğun yazı faaliyetine arasına bir türlü bir mülâkat  yapma fırsatı doğmadı. Ve aslında bu mülâkat da eksik kaldı, konuşmak istediğim pek çok konuyu konuşamadık, sormak istediğim pek çok soruyu soramadım, meselâ İslam sanatları,  güzel sanatlar, İslâm düşünürleri ve estetik üzerine sormak istediğim sorulardı bunlar. Bir sonraki mülâkata tehir ettik. Yine de benim için eksik ama doyurucu bir konuşma oldu, şimdi okuyucuları ile baş başa bırakıyorum…”

Afşin Selim

A.S. : Okuyucular için kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

 

A.İsl. : Açıkçası kendimden bahsetmeyi beceremem. Ne diyebilir ki insan kendisi için. Kendisi için söyleyecek sözü bulunanları takdire şâyan bulmuşumdur hep.. Kendini tanımak ve kendisiyle alâkalı bir şeyler söylemek; ilginç aslında.. Ve bunu umuma söylemek bu daha da enteresan.. Şimdi aklıma geldi, Ramazan Dikmen bir gün Cahit Zarifoğlu’na telefon açar. Cahit Zarifoğlu Akabe’dedir. “Abi ne yapıyorsun?" der. "Ne yapayım, Ahmet Sağlam'la karşılıklı oturduk, konuşuyoruz.”der Cahit Zarifoğlu. Ahmet Sağlam Cahit Zarifoğlu’nun müstear ismidir.. Sanırım böyle bir şey; Halil Cibran’ın  "Kendimle Konuşmalar"ı gibi... Cahid Zarifoğlu'nu ândık, Fatihalar gönderelim o büyük şair ve güzel adama…

 

Diğer kısmı efendim, sanırım  biyografi.. Bir imparatorluk şehri olan Bursa’da doğmuşum. Çocukluğumuza, delikanlılık yıllarımıza tesirleri bakımından iyi ki de Bursa’da doğmuşum, üdebâmızın “Ruhâniyetli şehir” dediği Osmanlı’nın dibâcesi Bursa’da. Yakup Kadri’nin Uhrevî sükûnetin ve uhrevî rahatın ne olduğunu bilmek isteyenler, Bursa’da Muradiye türbesine gitsinler! Burada her dakika bir meleğin kanadı gibidir” dediği Murâdiye’yi istediğiniz her zaman ziyaret edebileceğiniz ve içinde saatlerce sükût edebileceğiniz bir şehirde yaşamak çok güzel bir his. Hele hele yüzyıllardır derin bir sükûnet içinde Osmanlının ilk sâhifelerini okur gibi muaşaka ettiğimiz Yeşil Câmiin şadırvanında ömre bedel bir akşam abdesti kuşanıp, birlikte akşam namazı edâ edeceğiniz bir dostunuz var ise Yeşil Camii size akşamın bütün uhrevî ânlarını sunmaya hazır ve nâzırıdır her dâim. Ve daha benzerî pek çok Osmanlı mirası ile iç içe yaşamak, Emir Han’da, Koza Han’da, Çelebi Han’da, Haraççıoğlu Medresesi’de kırk yıl hatırı kalacak dost kahveleri içmek (hele yanında nargile de varsa), Osman Gâzi ve Orhan Gâzi türbelerinin de bulunduğu Bursa’ya ve asırlara tepeden bakan Tophane’de Gümüşlü Çay Bahçesi’nde oturmak, büklüm büklüm kemerleriyle Irgandı Köprüsü’nde yürümek fazlasıyla ayrıcalıklı olarak yaşamaktır…

 

Hülâsaa, hakikaten hülâsaa edilemiyor Bursa, ama yine Yakup Kadri diyor ya:

 

“Ey kararsız gönül; dakikalara “Dur!” diyebileceğimiz yer burasıdır”. Evet “Dur, Bursa benim şehrimdir, -bizim şehrimizdir-” diyebileceğimiz bir yerdir…

İlk ve orta ve lise tahsilimi şehrimde tamamladıktan sonra âkim kalan üniversite tahsili ve başkaca sebeplerle uzun yıllar biraz İstanbul ve daha çok Ankara’da kaldıktan sonra yine doğduğum şehre avdet ettim.. İyi ki de etmişim, buna şükrediyorum…

 

İşte efendim, sonbaharımızı da Bursa’da yaşıyoruz, ailem ve Yûnus ve Ersagun’la yani  iki oğlum ve tabii dostlarla birlikte..

A.S. : Yazar mülâkatlarında adettendir… İlk okuduğunuz kitapları ve ilk yazı çalışmanızı sorsak?

 

A.İsl. : İlk okuduğum kitap.. düşünmeliyim bunu… Sanrım kayda değer ilk kitap olmalı bu sualin muhatabı olan kitap ve iz bırakan bir kitap olmalı ya da kitaplar..  Edmondo de Amicis’in “Çocuk Kalbi” isimli kitabı çocukluğumun iz bırakan kitabı ve kitaptaki günlüğün sahibi Enrico isimli o her zaman  iyi kalan çocuk ilk kitap karakteri olarak anılmayı hak eder..  Yıllar sonra Amicis’in “İstanbul” kitabını okuduğumda Bursa aşkıma bir kuma olarak girmişti İstanbul o kitap sâyesinde.. Sonraları Bursa’yı ve İstanbul’u aynı derecede aşkla sevdim, birbirini kıskanmasınlar diye.. Lakin çocukluğumun okumaları arasında belki bunlardan daha önemli olarak, evimize günlük gelen ve “Gaaağğğzztee” diye Çetin Altanvâri bir sesle bağıran ve gazeteyi duvarın üzerinden bahçeye atan gazete müveziini hiç unutmam. ‘Hâkimiyet Gazetesi’ydi o gazete. Günlük roman tefrikası vardı, cumartesi ve pazar hâricinde yayınlanırdı, okumayı öğrendiğim günlerde rahmetli anneme okurdum hemen her gün “Cellâtlar Şatosu” isimli romanı. Bu da izi kalanlardandır. Sonra Ömer Seyfettin,(bilhassa Pembe İncili Kaftan) Sait Faik hikâyeleri, (kendi harçlığımla aldığım ilk kitaptır) ve rahmetli babamın bir sevgili dostu vardı Aydın / Atçalı Ali Amca, sanıyorum onun etkisiyle girmişti evimize o kitap, “Atçalı Kel Mehmet Efe”nin hayatını anlatan bir romanı da unutamam ilkokul okumalarım arasında. Ve tabi çizgi romanların hakkını yemeyelim, itiyadımızdı onlar bizim, onlarsız bir günümüz geçmezdi desem mübalaa etmiş olmam... Ayrıca haftalık olarak evimize gelen “Hayat Dergisi”nin o yağlı parlak sahifeleri arasındaki tarih yazıları da bir nefeste ve heyecanla okuduğum yazılardı.

 

İlk yazıma gelince, sanıyorum şiirdir bunlar, ya da “sevgili günlük” yazılarıdır.. Hatırlamıyorum gerçekten…

 

A.S. : Yazılarınızda bilhassa üslubunuz ve kullandığınız dil dikkat çekici… Türkçe sizin için ne ifade ediyor? Bugünkü Türkçe’nin halini nasıl görüyorsunuz?

A.İsl. : Efendim bir Hadis-i Şerif’te, ‘Selâmet’ül insân fi hıfz’il-lisan’ yani insanın selâmeti dilini muhafaza etmesindedir denmiştir. Muhafa edemez isek ne olur, o zaman Kur’ân’ın “sumnün, bukmün, umyün’(sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler) hitabına muhatap olmuş oluruz, Allah muhafazadır. Malûmunuz “Kelâm dahi O’ndandır”.

Yunus “Dil hikmetin yoludur” der. Heidegger’e göre, ‘dil insanın evi’dir.

Büyük medeniyetlerin efendim, arkasında muhakkak ama muhakkak büyük diller vardır. Milletlerin fikrî ve zihnî servetlerinin ölçüsü, kâmuslarının kalınlığı ile dile gelir. Ne kadar zengin bir dil, o kadar güçlü bir millet olma vasfı.

 

Maalesef uzun zamandır insanımız kelâmın fakirliği içindedir. Onun için de, kültürel mirâsı garip kalmıştır. Eski kültürümüzü anlayan, bilen kaç kişi var? Ne ile tefekkür edeceğiz ve hangi seviyede tefekkür edeceğiz? Ne düşünebiliriz ki ne söyleyelim? Düşünmek de sessiz konuşmak değil mi? Öyleyse, ne konuşacağız ve nasıl konuşacağız? Kelimelerimiz hayatımızdan söküp atılmış, kütüphanelerin tozlu raflarında adetâ unutulmuş, üzerini örümcek ağları bağlamış metruk bir kabir gibi mahzun, kendilerini ziyâret edecekleri beklemede. Çok az kelime ile anlaşmağa çalışıyoruz. Ne kadar az kelime o kadar az fikir, ne kadar az kavram o kadar dar bir zihnî ufuk/ufuksuzluk... Ne  kadar az kelime o kadar az roman, o kadar az hikâye, o kadar az felsefe, o kadar az tefekkür.  Gûya tekellüm ediyoruz, amma başka başka makamlardan dem vuruyoruz.

 

Siyâsetçisinin “mâ’şerî vicdan” yerine “mahşeri vicdan” dediği, sporcusunun “maddisel olanaklar” dediği ve ortalama yüz elli kelime ile konuşulan bir ülkede insanlar nasıl anlaşacaklar ve birbirlerini nasıl anlayacaklar?

Gençlik, bir lisan şuurundan her geçen gün daha da fazla uzaklaşıyor. Kendisini artık, İngilizce’nin günlük kalıplarıyla ifâde ediyor. Çünkü, gençliğin önünde, medeniyetinin dilini okuyabileceği mütefekkir, münevver yok denecek kadar az. Okullarımızdaki müfredâtın bu açığı kapatma imkânı yok, devlet böyle bir endişeden yoksun. Siyâsî kurumların lisan gibi bir dertleri yok. Gençlik teşkilatlarının gündemlerinde dil bahsinin esâmisi okunmuyor, bu teşkilatların siyasetle meşgûl olmaktan kültüre, medeniyete ayıracak vakitleri yok, insana değil seçmen ya da mürid karakterine  yatırım yapılıyor. Düşünen, sorgulayan, itiraz eden insan kimsenin işine gelmiyor. Hemen hemen bütün yapılar sadakat ve itaat üzerine binâ ediliyor; işin traji komik yanı bu yapıların adı sivil toplum kuruluşları ya da gönüllü kuruluşlar.

 

Nasıl olacak? Roman diye Ahmet Altan’ın yazdıklarını, şiir diye modern şiir adı altındaki yan yana değil de alt alta sıralanmış garip bir imlânın kullanıldığı cümleleri okuyan, haydi Cenap Şehabettin gibi uslûpçularımızı geçtik, Tanpınar’dan, Kemal Tahir’den, habersiz bir gençlik nasıl Türkçe düşünecek ve bir de kendini ifade edecek.. zor…

 

Sanıyorum Alev Alatlı diyordu ve bendeniz de yürekten katılıyorum, elimde olsa ortaokuldan itibâren Cemil Meriç’i ders olarak okuturum…

 

Lâkin elimizde değil bildiğiniz gibi.

Türkçe bir aşktır hülâsa..

 

A.S. : Peki ya üslubunuzun biçimlenmesinde etkilendiğiniz bir yazar oldu mu?

 

A.İsl. : Olmaz mı, tabii ki var..  Merhum Cemil Meriç, “Uslûpta ceddim Sinan Paşa’dır” der. Bendenizin de uslûpta atam Cemil Meriç’tir. Allah gani gani rahmet etsin… Yalnız uslûpta değil, düşünce ufkumuzu açan, bilgiyi doğru tanımlayan, kanaviçeleriyle bizi sayısız kitaba ulaştıran ve o kitapların izini sürmemizi sağlayan, “hiçbir kiliseye üye olmadan” nasıl düşünülürü bize öğreten, bizi gâh Osmanlının en kuytularında, en ücrâlarında, gâh Hint’in o naif ve derin tefekküründe ve gâhi Batı’nın o disiplinli ve müteselsil fikir dünyasında deverân ettiren ve Batının meydan okumaları karşısında bizim sesimizi yükselten, başımızı dik tutan da Cemil Meriç’tir. Tabii uslûpçularımız başta olmak üzere Tanpınar, Kemal Tahir, Necip Fâzıl da çok önemli tesirleri olan dilimizin önemli ustalarındandır.

A.S. : Günümüzde ilgiyle ve sıkça takip ettiğiniz yayın organları ve yazarlar var mı?

 

A.İsl. : Yâni, iyice habersiz kalmamak için  bâzen takip ettiğim yayınlar ve yazarlar var ama, iz bırakan yok.. İhsan Oktay Anar, Mustafa Kutlu ve Nazan Bekiroğlu istisnâdır, dil ve uslûp bakımından. Unuttuğum varsa hakkını helâl etsin artık.

 

A.S. : Son yazınızda, George Orwell’ın “1984” isimli romanına atıfta bulunuyorsunuz. Sizce “ağabey” gözlüyor mu bizi?

 

A.İsl. : Mecelle’de bir kâide var, “Şuyuu vukuundan beterdir”. Ağabey gözlemiyorsa da öyle yaygın bir “gözleniyoruz, dinleniyoruz” hissiyatı gâlip toplumda. Güvensizlik had safhada. Bir içtimâî röntgencilik bahis mevzuu âdeta. En mahrem görüşmeler, en mahrem münâsebetler internet denilen “kontrolsüz bir kavşak”ta kamuoyuna servis ediliyor. Bu bâzen devletin en hassas bilgileri, bâzen bir soruşturmanın en gizli ifâdeleri ve bulguları, bâzen de kişilerin hayatının en mahrem tarafları oluyor.  Bu hususta gerek ahlâkî gerek hukukî bütün kural ve ölçüler hâk ile yeksân oldu. Kanunsuz ve illegal her şey açığa çıksın tabiî ki. Ama böylesi biraz işin cılkının çıkmış hâli gibi geliyor bendenize, zaten bir işin cılkını çıkarmakta da üzerimize yoktur.

 

A.S. : Bazı okuyucular, bilhassa yeni nesil, kullandığınız dili anlamakta zorluk çektiklerini vurguluyorlar. Ya frekansınızı yüksek tutuyorsunuz, ya da herkes tarafından anlaşılmak gibi bir derdiniz yok… Haksız mıyım?

 

A.İsl. : Açıkçası herkes tarafından anlaşılmak gibi bir derdim yok sanıyorum. Anlaşılmak gibi bir derdim var mı onu bile bilmiyorum işin aslı.  Peki neden yazıyorsunuz diyeceksiniz. Düşünüyorum, yazıyorum, hepsi bu. Okuyan okur, anlayan anlar, anlamayan anlamaz, beğenen beğenir, beğenmeyen beğenmez, eleştiren eleştirir ve muhtevâya yönelik eleştirileri de ciddiye alırım, gerisi pek umurumda değil gibi galiba. Yazı işinde hiç profesyonel olmadım, şu ânda da değilim, patronum yok yani anlayacağınız, belki onun verdiği rahatlıktır, kim bilir.

 

A.S. : Yazılardan ziyade, okuyucularınız artık kitap çalışmalarınızı da takip etmek istiyor. Şartlar mı müsait değil yoksa? Bu arada, Tarih Vakfı Yayınları tarafından neşredilen, İsmail Kemal Bey’in Hatıratı isimli esere, çeviri olarak katkınız oldu sanırım?

 

A.İsl. : Bizim nesiller yani ’78 nesli dediğimiz nesiller için hayat biraz yarım kalmışlık hâlidir. Düşündüğüm, hatta başladığım roman da var, bir neslin yitik biyografisi diyebileceğimiz bir çalışma da var.. Ama dediğim gibi yarım çalışmalar bunlar. Tamamlanır mı? Bilmiyorum, nasip diyelim.

 

Evet, bir Osmanlı bürokratı olan ve uzun yıllar Osmanlı’ya hizmet etmiş, II. Abdülhamid  ile 22 yıl çalışan İsmail Kemal Bey’in hâtırâtını, uzaktan akrabam da olan Rubin Hoxha kardeşimize yardımcı olarak birlikte, değerli tarihçimiz Prof. Ali Birinci’nin de teşvikiyle hazırladık. Çok önemli bir dönemde vazife yapmış bir bürokrat olan İsmail Kemal Bey Vlora’nın hâtırâtının pek çok dilde tercümesi vardı, bizim tarihçilerimiz tarafından bu güne kadar ıskalanmasının da ayrıca bir haber değeri var tabii.

A.S. : Alperen sözlük isimli internet sözlüğünde, “Camiada ağzına göre kulak bulmanın pek zor olduğu bir yazar”  diye yazmış bir okuyucunuz, bir “üveylik” vaziyeti mi bu?

 

A.İsl. : Evet gördüm. Fakat anlamadım ne demek istediğini, yazana sormak gerekir diye düşünüyorum. Bizim yorumlamamız doğru olmaz. Ayrıca orada daha rahat anlaşılır tanımlamalar da var, yalnız bu değil.  Ama üveylik vaziyeti mevzu bahsi değildir, sanmıyorum o yorumu yazanın merâmının bu olduğunu.

A.S. : İçinde bulunduğunuz hareketi bir nevi kendi tabirinizle teşrih masasına(otopsi) yatırdığınız  yazılar yazıyorsunuz zaman zaman. Umut, kötülüklerin anası mı sizce, ya da halen daha bir umut var mı?

 

A.İsl. : Evet.. Nihal Atsız’nın Ruh Adam isimli romanında Selim Pusat karakteri vardı. Bir fotografının altına şunu yazmıştı; “Ümit en son terk olunan şeydir…”. Kaldı ki, ümitsizlikten men olunduğumuz bir dinin mensubuyuz. Bu anlamda da ümitvâr olmalıyız. Yorulabiliriz, yılabiliriz, bitkin düşebiliriz, küsebiliriz, tâkâtimiz kalmayabilir ve hatta tökezleyebilir ve düşebiliriz. Yalnız kalabiliriz, yapayalnız, tek ü tenhâda. İşte bu demde dahi ümidimizi muhafaza etmekle mükellefiz. Bu demde gelecek bir kardeş selâmı, bir dost sesi bize yine can vermeye, kan vermeye kâfi gelecektir. Eh buna da sâhibiz şükürler olsun Dostunu üzmektense her gün bin kere yanılmayı tercih eden bir hayatımız var ardımızda… Hayatımızı an fazla anlamlandıran da budur ve sanıyorum en büyük sermâyemiz de budur bizim.

 

Umut var evet, ümitvârız.. Çünkü ardımızdan güzel nesiller de geliyor, fevc fevc olmasa da geliyor.. kervan kâfile olmasa da geliyor.. katar katar olmasa da geliyor. Biliyorum bunu, görüyorum, tanıyorum onları… Biz bıkıp usanmadan, şikâyet etmeden, darılmadan, yorulmadan, sevmeye, karşılıksız, hiç bir hesâba mütâllik olmadan sevmeye, neyimiz var ise paylaşmaya, dertlerine derman, sadırlarına şifâ olmaya, yollarındaki taşları temizlemeye gayret kuşanacağız ardımızdan gelenlerin, fert be fert. “Mü’minler ancak ve ancak kardeştirler” hükmünü unutmayacağız. Aramızda kan ve menfaat bağı olmaksızın ardımızdan gelenlerle yol kardeşi olacağız, bel kardeşlerimizden üstün tutacağız onları.  Dünyanın uğruna ancak kurtulabileceği yol kardeşlikleri bu ülkeyi kuşatacak ve güzelleştirecek… Bir yeni nesil hareketine ihtiyacımız var. Yeni kolonizatör dervişlere(bağımsız dervişler) ihtiyacımız var. Her şeylerini yeni nesillere verecek, hayatını onlara adayacak yeni adanmış idealistlere ihtiyacımız var. Yeni bir cemiyet yangınına ihtiyacımız var. Ahmet Özcan’nın güzel tâbiriyle, “yalnızca gâvurluk yapmanın yasak olduğu” yeni bir idealizme ihtiyacımız var…

A.S. : Okuyucular, yazılarınızı ilk olarak Bizim Ocak Dergisi’nden ve Gündüz Gazetesi’nden hatırlayacaklardır… Bize Bizim Ocak Dergisi den ve Gündüz Gazetesi ‘nden bahseder misiniz biraz?

 

A.İsl. : Evet.. Bizim Ocak Dergisi… Bize göre yani bizzat mutfağında mesâi sarf eden mesâiperestlerince  insanlık tarihin görüp görebileceği en güzel dergidir Bizim Ocak Dergisi… Türkiye’nin en çalkantılı yıllarının ardından bir başka çalkantıyla sallandığı yıllarda aylık periyotla doksan dokuz sayı çıkmış, 100. Özel Sayısı’na hazırlandığımız, hatta yaldızlı ve kabartma olarak üzerinde “100. Sayı” yazan kapağını baskıdan aldığımız günlerde hareketin yaşadığı siyâsî ayrılıklar münâsebetiyle 99. sayısında bizlerin vedâ ettiği Bizim Ocak Dergisi. Bakın bu vedâ bile üzerinde bir kitap çalışmasını hak edecek bir bölümdür hareketin içinde.

 

Hiç şüphesiz Bizim Ocak Dergisi dendiğinde ilk ve evelemirde akla gelecek isim çok değerli yakın arkadaşımız ve kıymetli dâvâ arkadaşımız Suat Başaran’dır.  Bizim Ocak Dergisi demek aslında Suat Başaran demektir. Ve tabii Bizim Ocak Dergisi demek Servet Avcı demektir. Yazılarıyla Ülkücü Hareket’e zengin ufuklar kazandıran ve katkıları belki uzun yıllar sonra arşivler üzerinden ülkücü hareketi tarayıp yazacak olanlarca çok daha iyi anlaşılacak çok önemli bir değerimizdir, ama evvelen çok kıymetli bir ezelî ve ebedî yakîn dostumuzdur Servet Avcı. Ve Hayati Tek, Bizim Ocak Dergisi’nin en disiplinli, en çalışkan, en tertipli ve çok önemli kalemi ve değerli dâvâ arkadaşımız. Ayrıca yâd etmeliyiz ve bir Fatiha okumalıyız, Metin Tokdemir de hem Ocak Genel Başkanı olarak hem de gönüllü bir Bizim Ocak Dergisi yazarı ve hepimizin müşterek bir güzel dostu olarak hafızalarımıza bir idealist ülkücü olarak kazınmıştır, Allah ona rahmet etsin. İlk sayısının baskısını Sakarya Caddesi’nde bir matbaada Suat Başaran ve kendisiyle sabaha kadar birlikte doğacak çocuk heyecanıyla beklediğimiz merhum Erdoğan Tanrıöven’i de rahmetle anmalıyız. Murat Dereli, Hakan Sönmez, Cemal Gemici, Zihni Oğuz Akın, çok sevgili Mustafa ve Rasim Memiş kardeşler, Mahmut Şafak, İsmail Bayram ve hizmeti geçen sayısız arkadaşımız, illerdeki kıymetli temsilcilerimizle büyük ve idealist bir kadroydu Bizim Ocak Dergisi…

 

Bizim Ocak Dergisi Ülkücü Hareket için bir okul olmuştur. Hem okul hem de bir güzel dostluk, unutulmaz bir arkadaşlık zemini olmuştur. O dönem arkadaşlarımızın hayatında unutulmaz izler ve sanırım bir daha telezzüz edilemeyecek tatlar ve geride bizler için unutulmaz hâtıralar bırakmıştır.

Bizim Ocak Dergisi'nin bizlere siyâset ve teşkilat meselerine mola verdiren pazartesilerinin futbol kritikleri, Servet Avcı'nın tartışılmaz Türk futbol tarihi hafızası ve yine tartışılmaz Trabzonsporluluğu, Memiş birâderlerin ve Murat Dereli'nin iflah olmaz Fenerbahçeliği, Hayati Tek'in ağırbaşlı Galatasaraylılığı ve bendenizn tek başına yürüttüğü Beşiktaşlılığı kritiklerin zenginliği içn yeterli fikri verir sanıyorum... Bizim Ocak Futbol takımının Kırkkonaklar'daki toprak sahada ve Ankara'nın cümle halı sahalarındaki ortaya koyduğu futbol da hatırlanmaya değerdir doğrusu.

 

Şimdi bâzen üniversiteli genç kardeşlerimizin yeni bir dergi projelerine şâhit olduğumda hatta yeni bir dergi çıkardıklarını gördüğümde en az onlar kadar heyecan duyuyorum, bu heyecan aslında hafızalarımızdaki Bizim Ocak Dergisi heyecanıdır.

 

Bendenizin de Bizim Ocak Dergisi’ndeki mesâi yılları hayatımın en güzel yıllarıdır, gurur kaynağıdır benim için. Üzerine söylenecek, yazılacak o kadar çok şey vardır k, bir mülâkatın hacminin çok fevkindedir.

 

Gündüz Gazetesi ise başka bir fasıldır. Siyasî hayatlarımızın kesişen bir başka noktasıdır Gündüz Gazetesi. Bizim Ocak Dergisi’nden farklı olarak günlük yayınlanan ve tabii olarak günlük politikayla iç içe bir gazete olarak hayatımızda önemli bir yer tutar fakat, Bizim Ocak Dergisi gibi aynı zamanda bir teşkilat hiyerarşisi ve misyonu yoktur.  Ve Gündüz Gazetesi hakikaten Servet Avcı’ya sorulmalıdır.

 

A.S. : Rahmetli Yazıcıoğlu ile olan ruh birlikteliğinizi biliyoruz… Kendisiyle olan kısa bir hatıranızı nakletseniz?

 

A.İsl. : Bu nevzuhur “ruh birlikteliği” tâbirine bendeniz alışamadım, ne demek olduğunu da hakikaten bilmiyorum ve anlamış değilim. “Ruh ikizi” tâbiri de ha kezâ bu cümledendir bendeniz için. Bizim kadîm kültürümüzden tevârüs edebileceğimiz bir tâbir olarak gelmez bana hiç ve hep sevimsiz bulmuşumdur bu gibi tâbirleri, ruhaniyetiyle görüşmeler falan, bunlar benim dini telâkkîlerim açsısından bir deli saçmasıdır. Zihnimde bir karşılığı yok açıkçası. Gelin buna dostluk, dâvâ arkadaşlığı müşterek bir idealin, müşterek bir mücâdelenin ülküdaşlığı diyelim en iyisi, ülküdaşlıktan daha güzel ne olabilir ki! Belki o zaman cevaplanabilir bir soru olur bu. Bu kez de hâtıra paylaşma hususundaki kâbiliyetsizliğim ve isteksizliğim engel olacak bu sorunuzu cevaplamaya. Ne yapacağız bilmem, siz en iyisi bu soruyu değiştirerek sorun bana..

A.S. : Pekâlâ, şöyle sorayım o zaman, malum 25 Mart 2009 tarihinde Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatının ardından yoğun bir yazı faaliyetine girdiniz ve gerçekten camiaya arşiv niteliğinde yazılar yazdınız, önemli tahliller yaptınız. Muhsin Yazıcıoğlu’nun Ülkücü Hareket için anlamı neydi, kapladığı alan neydi ve ardından kolayca dolabilecek bir alan mıdır bu?  Ayrıca hadisenin bir kaza mı yoksa suikast mı olduğunu düşünüyorsunuz?

 

A.İsl. : Yazmak bir sorumluluktur, tarihî bir sorumluluk. Bizden sonrakilere takip edebilecekleri ayak izleri bırakmak için yazıyorum. Bu ayak izlerini takip ederek bu dönemleri anlamalarına yardımcı olmak sorumluluğu bu. Keşke pek çok arkadaşımız yazsa.

 

Allah ona gani gani rahmet etsin, mekânı cennet olsun, vefâtından hemen sonra yazdığım gibi Muhsin Yazıcıoğlu Ülkü Ocakları’nın 1 Numarası’dır. Bu hiçbir zaman değişmeyecektir. Muhsin Yazıcıoğlu, bir adanmışlıktan ibâretti. Ülkücüler için Muhsin Yazıcıoğlu bir itimat hissiydi, eğriliklerin düzeldiği bir mastar doğruluğuydu. Muhsin Yazıcıoğlu ülkücüler için uzun yıllar bir istikbâl ufkuydu. Yokluklar içinde bir var oluş mücâdelesinin kahramanıydı. Ali Bardakoğlu Hocamızın güzel ifâdesiyle “istikâmet ve vakar sahibi”ydi.

 

Herkes biriciktir. Kimsenin boşluğu dolamaz. Muhsin Başkan’ında boşluğu asla ve kat’a dolmayacaktır. Muhsin Başkan, ülkücüler için ifade ettiği alanda her zaman güzel hâtırası ve o güzel tebessümü ile yaşayacaktır. Bir yarım kalmışlık hissi olarak, bir iç acısı olarak, ülkücülerin boğazlarında düğümlenmiş bir hıçkırık olarak ve bir idealist kahraman olarak her zaman hâtırası hürmet ve tâ’zim görerek yaşayacaktır. Onu hep güzel bir insan, güzel bir dost ve Muhsin Başkan olarak yâd edeceğiz.

 

İnsan ismi son kez anıldığında unutulurmuş, Muhsin Yazıcıoğlu ismi gelecek nesillerin önünde bir idealist kahraman olarak hep kalacaktır.

 

25 Mart 2009 tarihindeki hâdiseye gelince. Vukuunda ve sonrasında yüzlerce soru işâreti bulunan bir hâdisedir, buna kesin olarak bir kaza demek mâkul değildir. Şu ân için elimizde bir delil olmasa da mevcut soru işâretleri bakımından hâdise içinde bir suikast ihtimâlini kuvvetle ihtivâ etmeye devam etmektedir. Toplum vicdanıyla da örtüşen bir ihtimaldir bu. Detayları için konuşmak henüz erkendir, lakin öyle ya da böyle açığa çıkacaktır bu meselenin iç yüzü. Sorumlu veya fâil, sorumlular veya fâiller olarak altında kim kalırsa kalsın bu hâdise açığa çıkacaktır.

 

Ama şunu ifâde etmeliyim, en azından kurtarma ve arama faaliyetleri cinâyetin ta kendisidir. İsmail Güneş’in hadiseden sonra altı saat daha yaşadığı eğer kesin doğru ise İsmail’in katili devlettir, bunun lâmı cimi yoktur…

 

En ufak bir bürokratik kavgada bürokratların makamlarından edildiği bir ülkemizde, Ahmet Türk’e Samsun’da atılan bir fiskenin hesabının il emniyet müdüründen sorulduğu ülkemizde, Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının arama ve kurtarma faaliyetlerindeki ihmallerden ve beceriksizliklerden hiç ama hiç kimsenin bu güne kadar sorumlu tutulmaması mânidardır.

 

Bu süreçte, bu ihmallerin sorumlularına tepeden tırnağa müteselsilen teşekkür edenler de bu ihmâlin vebâline ortaktırlar, bu vebâli hayatları boyunca boyunlarında bir zillet olarak taşıyacaklardır.

 

Allah her şeyin en doğrusunu bilir…

 

A.S. : Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatının ardından Büyük Birlik Partisi’ndeki çalkantılar durulmuyor. Geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz BBP’nin?

 

A.İsl. : Mülâkatımız şimdiye kadar güzel gidiyordu.

 

Genel olarak da politikaya dâhil olmadık mülâkatın başından beridir, ben de oh ne güzel politikasız bir mülakat diyordum ki, nihayet pütürlü zemine girdik.

 

Aktif politika ile aram pek yoktur. Pek hazzetmem. Lâkin Büyük Birlik Partisi yalnızca bir politik kürsünün adı değildir bizler için, başkaca anlamları vardır. Bu sebeple bîgâne kalamıyoruz. Çok da teferruata girmeden ifâde edeyim. 25 Mart sonrası durduğum yerdeyim aslında. O zaman da yazmıştım, şimdi de söyleyeyim aracılığınızla. Allah’ın murâdına müteveccihen bir tecessüsümüz de olması lâzım gelir diye düşünüyorum. Allah bizden ve bizim mücâdelemizden murâdını kesmedi ise eğer, bünyesinde muhakkak bir “ihtiyat akçesi” barındırıyordur bu hareket. Ve içinden bir “ihtiyat akçesi”ni açığa çıkaracaktır. Her kim ise bu şahıs gönüllerde yer edecektir. Her şeyin ve herkesin rağmına olacaktır bu eğer Allah’ın murâdı ise… Bu sebeple sâkin olmakta fayda vardır. Mâkûl olmakta fayda vardır. Sabırlı olmakta fayda vardır. Biz ne dersek diyelim, ne yaparsak yapalım Allah’ın dediği olur. Biz, üzerimize düşeni, vicdânımızın ve sorumluluklarımızın ve akl-ı selîmimizin icaplarını ifâ edelim, gayrısı Allah’a emânettir… Ne fırtınalar gördük, bunu da atlatırız Allah’ın izniyle, bu da geçer yâ hû diyelim biz en iyisi.

 

A.S. : Son olarak… Yaşadığımız çağı, genel olarak adlandırsanız, ne derdiniz adına?

 

A.İsl. : Umarım modernizme bir reddiye çağı olur yaşadığımız çağ. En azından modern dünyanın doymak bilmeyen insanının hırs ve iştihâsını kesebilecek ve insanın ihtiyaçlarını yine iktifâ miktarına yaklaştıracak bir çağ olur, insanı yine “komşusu açken uyuyamaz” hâle getiren bir çağ olur bu çağ inşallah…

 

A.S. : Mülâkat için teşekkür eder, çalışmalarınızın hayırlara vesile olmasını dilerim…

A.İsl. : Ben de çok teşekkür ederim. Sizin vesilenizle pek çok evvel giden ahbâbı ândık, rahmet diledik, Fatihalar okuduk… Çalışmalarınızda başarılar dilerim… Selâm ve dua ile efendim…

Yorumlar
Yeni Ekle Ara
Samet Laçin   |2010-10-12 20:27:05
Devamını bekliyoruz...
arif semih köse  - hatırlatma   |2010-10-11 23:43:59
"allah bizden muradını kesmedi ise eğer içimizden bir ihtiyaç akçesi
çıkaracaktır,her kim ise bu şahıs gönüllerde yer edecektir,bu sebeple
sakin,makul ve sabırlı olmakta fayda vardır" bu cümleler çok
yerinde;ayrıca,gündüz gazetesini servet avcı ya deil asıl irfan çep e
sormak gerekir diye düşünüyorum,"hak yemeyelim"....
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."