| Ne Sâdıklar tanıdım, ne bir filmin konusu oldular, ne de bir romanın kahramanı… |
|
|
|
| Cumartesi, 12 Eylül 2009 01:39 | ||||||
|
12 EYLÜL’ÜN 29. SENE-İ DEVRİYESİNDE MÂNİDÂR BİR İSTİDRAT ve BİR PAKET KESTANE ŞEKERİ... Ne zamandır yazmayı düşünüyordum onu... İsmail Şimşek’i... Zihnimin kursağında takılı kalmıştı yıllardır; ne unutabildim; ki unutmak istemedim de; ne de kimseye hatırlatabildim; bir-iki başarısız hatırlatma denemesi hâricinde. Onlar da zaten ilgilenmemişlerdi; ilgilenmediler; çünkü, derelerin altından o kadar çok su akmıştı ki; akmış.. akıyor!. . ...................... 12 Eylül darbesi, artık yalnızca, hani o belgesel sunucularının en profesyonel seslerini takındıkları anlatımlarıyla sunduğu ve öğrenci olaylarının siyah-beyaz, aslında kıpkırmızı görüntülerinin refâkat etdiği birkaç televizyon proğramına malzeme olacak derekeye düştü. Darbenin hayatta kalan mimarları ile yapılan röportajlar, ülkenin kıyısına yuvarlandığı uçuruma(!) dair korkutucu ölüm sahneleri, Sana yağı kuyrukları, zenginler kulübünün hükümete verdiği muhtıra niteliğindeki gazete ilânları, günde bilmem kaç kez kalkan cenazeler, öğrenci/işçi boykotlarının hızla ekranlardan aktığı görüntüler ile geçiştirilen ve ‘Bu ülke ne bâdireler atlattı’ demeğe getirilen mesajlarla yüklü bir kaç proğram ve alınan mesaj; ‘Allah bir daha o günleri göstermesin’.. hepsi o kadar...
Sağa sola tâlimatlar yağdıran bir sonraki ‘muhtemel şehit başkanlar’ ve bu tâlimatları boyundan büyük bir ciddiyetle uygulayan muhtemel şehitler hep bir ağızdan ve hançerelerini yırtarcasına ‘amin!’ diye bağırırlardı...
Onlar marş söylerlerdi, bizler yemin eder, Fatiha okurduk, tek farkımız mıydı acaba?
mezarlıkları; onlar da unuttu, biz de unuttuk!.. O günlerin, bugün yerin üstünde kalan/kalabilen kahramanları artık büyüdüler, büyüdük... Boyumuzun erdiği işlerle uğraşmağa başladık. Ne gariptir ki, boyumuzun ermediği işleri yaparken ‘daha mı başarılıydık?’ acaba diye soruyorum kendi kendime. Veya boyumuzun ermediği işlerle ilgili daha mı samimî idik, daha mı saf, daha mı, hesapsız? ...................... 12 Eylül’ün tedâi ettirmesi gereken ve efsâne hâline gelmiş o kadar çok tragedya var ki! W.Şhakespeare’in tragedyalarına rahmet okutturacak cinsten. Üstelik bahse konu tragedyaların pek çoğunun muhatapları ve hemen hepsinin mağdurları henüz hayatta. Her geçen gün bir başka tafsilâtını unutuyoruz kendi tragedyalarımızın. Belki de hatırlamak istemiyoruz! Bu da unutmak istediğimizin tersinden bir delîli belki de!.. Eğer öyle ise; vâ-esefâ!.. ...................... Onu yazmak istiyordum ne zamandır... İsmail Şimşek’i...Yazılı bir belge hâlinde kalsın istiyordum, tarihe düştüğüm mütevâzı bir not olarak yaşasın istiyordum, dünya ile birlikte... Belki birileri çıkar da çok zamanlar sonra, bize dâir bir iz ararlar ise, bir iz de onu bulsunlar istiyordum. Mezar taşının hâricinde, Ondan bir hatırâyı yazmak istiyordum uzun zamandır; bir 12 Eylül sene-i devriyesine denk gelsin istemiştim... Ölümünün ardından yirmi iki yıla yakın bir zaman geçti...
Sustu... Göz yaşlarıma genelde hakim olamam, ama tazyikin bu kadarına nasıl dayandım; bilmiyordum; “Tamam, sen merak etme” dedim ve bir bardak daha şekerli su verdim... Oturduk, oradan buradan sohbet ettik.. Dışarıdaki mağdur arkadaşların durumlarını soruyordu. İyilikte ve kötülükte aynı duygulara boyun eğen arkadaşlarını-dostlarını soruyordu...
Çocukluğumuzun romancısı Panait İstırati’nin dediği gibi; ‘Dostuna üzüntü vermektense saatte bin kere aldanmayı yeğleyenlerden”di İsmail Şimşek... Günün birinde dünyanın sâyesinde ancak kurtulabileceği bir sevginin şâhikasını sunuyordu bana o ân, sonsuzluklar sonsuzluğunda kut’lanan bir sevgiyi sunuyordu; lezzeti kulaklarımda ve gönlümün derûnunda hâlâ tâzeliğini muhafaza etmekte olan kutsal bir emânet gibi, sevgisini sunuyordu... Doya doya içtiğimi hatırlıyorum o sevgiyi...
Bir ara güldü ve, “Ha! Sahi unutmadan bana gene kestane şekeri getirtir misin?” dedi ve hemen vazgeçti, “Neyse yâ hû! Pahalıdır o, boş ver!”...
“Getirtirim” dedim, “getirtirim”... Hastaneye döndük; taksi parasını Libya Caddesi’ndeki berber Erol Abi’mizden den borç almıştım; geri ödeyemediğimiz ve bunu kendisinin de bildiği borçlardan... Ben tekrar şehre döndüm, aklımda bir daha görebileceğimden endişeli olduğum İsmail Şimşek... Telefon ettim yeğenim Faruk’a, “Bana hemen bir paket kestane şekeri gönder, acele ama, hemen” dedim. Ertesi gün Tandoğan’daki eski terminale gidip alacaktım... Sabah Suat Başaran geldi eve... Yüzü her zamanki gibi asıktı... Alışkın olduğum için bir mânâ vermeğe bile çalışmadım... Ama bu sefer kendisi açıkladı durumu; “İsmail ölmüş” dedi kısaca ve sessizce, hepsi iki kelime; “İsmail ölmüş”... Bu durumlarda aslında ilk tepki, ölenin kim olduğuna dair sorudur; ve ben aslında “Hangi İsmail?” demeliydim şaşkın şaşkın.. fakat, demedim, diyemedim; galiba aklımda ve hayatımdaki ölüme en yakın insandı İsmail Şimşek... Kestane şekerini almağa gidemedim terminale... O günden sonra çok uzun zaman kestane şekeri yiyemedim... Fakat artık yiyorum; her seferinde İsmail Şimşek’e sımsıcak Fatihalar göndererek. Sizler de kestane şekeri yiyorsanız eğer zaman zaman, İsmail Şimşek’e Fatihalar göndermeyi ihmâl etmeyiniz...
....................
12 Eylül’ün yirminci sene-i devriyesinin her sene olduğu gibi bana tedâi ettirdiği hâtıralardan yalnızca birisi beyânındadır, bu sefer İsmail Şimşek’i paylaşmak istedim sizlerle... .................... O tarla satıldı mı bilmiyorum. Ama satılsa idi, parasının bir kısmını cezaevine gönderecektim, kalanını da (...) başkana; çünkü (...) Başkan’ın o zaman paraya ihtiyacı vardı... Aradan uzun yıllar geçti, bahse konu başkana anlattım bunları... Ne mi oldu anlatınca? Hiiiiç!.. Şimdi paraya ihtiyacı yok o başkanın... İsmail Şimşek’in ise hiçbir şeye ihtiyacı yok artık, hatırlanmaktan başka...
12 Eylül İstidratları -II- Eylül / 2001 Binlerce meçhûl tebessüm... Firâz-ı zirve-i Sinây-ı kahra yükselerek Oradan, Oradan düşmek ölmek istiyorum Cevf-i ye's-i âşinâ-yı hüsrânâ..." (Ahmet Haşim) Geçen yıl merhum İsmail Şimşek’i yazmıştım... Bu kez hepsini yazacağım, çünkü bir dahaki seneye ömrümün olup olmadığını bilmiyorum, onları yazacağım... Beynime hücûm eden kelimeleri onlara sunacağım, istedikleri gibi oynasınlar kelimelerle... Ömrüm olduğu ve elim kalem tuttuğu müddetçe, her 12 Eylül yıldönümünde kalemime karalar bağlayıp, kara yazılar yazacağım. Kelimeleri karalara boyayacağım... Evimin balkonuna küçük ama kapkara bir bez asacağım... Belki, yalnız ben bileceğim niye asıldığını o bezin, fakat asacağım, onların mâtemini tutacağım her 12 Eylül gününde, onların ve onlardan ayrı yirmi iki yıldır ayrı yaşayanların, onların arkalarında bıraktıkları sevdiklerinin, onları sevenlerin... Şehrimin kabristanını ziyaret edeceğim o gün, altında yüzlerce yıllık ecdâdı barındıran şehrimin kabristanını… … Yola yakın bir kısmıydı, orada medfundu onların bir kaçı, yan yana, omuz omuza, koyun koyuna yatıyorlardı... Yusuf İmamoğlu’nu, Yücel Kapusuz’u, Taner Kalkancı’yı; hepsini, binlercesini temsîlen ziyaret edeceğim, otlarını temizleyip, birer gül ekeceğim, sulayacağım topraklarını... Sonra... Sonra oturup orada öylece kalacağım; şehrin gürültüsünü duymadan... Onların yaşayamadıkları hayatlarını tahayyül edeceğim, yeni hayatlar tasavvur edeceğim onlar için... Bizim yaşadığımız, ama onların yaşayamadıklarını onlar için yaşayacağım; orada öylece kalıp kalacağım... Ömrümün sonuna kadar yazacak yerim olacak mı, bilmiyorum, fakat yayınlanmasa da, yayınlayacak bir yerim kalmasa da bir gün, ben yine de yazacağım, bir köşede saklayacağım. Denize, meçhûle atılmış bir şişenin içindeki mesaj gibi, bir gün sahilde dolaşan bir çocuğun bulabilme ve okuyabilme ihtimaline binâen de olsa yazacağım. Bir gün ihtiyarlayacağım, elim kalem tutmayacak, klavye ile münasebetim olamayacak belki, lâkin ben yine de birisini bulacağım ve ben söyleyeceğim, o birisi yazacak. Hafızalardaki o siyah-beyaz filmi tekrar seyredeceğim, 12 Eylül istidratlarımın kaydını hep tutacağım, tutup hafızamın bir köşesine attıklarımı da yazacağım. O siyah-beyaz filmin kahramanı, şübbân-ı vatan’ın hâtıraları karşısında diz çökeceğim, temennâ ve dua edeceğim. Muhayyilemin başrollerini yalnızca ve yalnızca onlara vereceğim, figüranlara yer olmayacak muhayyilemin içinde, onların yarım kalan hayatlarının devamını çekeceğim gönül kameramla; diğer renkleri kapatacağım, siyah ve beyaz filtreler açık kalacak, eskiden olduğu gibi siyah-beyaz bir film çekeceğim... Okulu yarım kalanlara okullarını bitirteceğim. Kimisi mühendis olacak, kimisi savcı, kimisi doktor, kimisi öğretmen, okuyamayanlar ise tüccar olacaklar. Arabalar alacağım onlara, ailece gezmelere gidecekler, pikniklere gidecekler. Top oynayacaklar, mangalda et pişirip yiyecekler. Eski okul günlerini, eski Ocak günlerini konuşacaklar, zaman zaman bodrum veya teras katlarındaki bekâr evlerinde buluşturacağım onları, sahanda yumurta pişirecekler... Libya Caddesi’ne götüreceğim, ister Sivas Yurdu’na, ister Giresun Yurdu’na, ister Adana Yurdu’na, ister Kayseri Yurdu’na, isterlerse Niğde Yurdu’na hatta isterlerse hepsini Site Yurdu’na götüreceğim onları, o gün istedikleri yurtta kalacaklar... Yurt kantinlerinde demli çay ve filtreli sigara içecekler, derin derin nefesler çekerek gâhi gülecekler, gâhi hüzünlenecekler, ama yapacaklar bunları, gözlerini arkada bırakmayacağım, kursaklarında takılı hiçbir şey kalmayacak onların. Güzel kızlarla tanıştıracağım onları, bir görüşte âşık olacaklar ve birbirlerini delicesine sevecekler. El ele yemyeşil kırlarda gezecekler, evlilik hayalleri kuracaklar. Onlar da papatya falına bakacaklar ve falın sonu hep ‘seviyo’ çıkacak. Evlerinin kaç odalı olacağından duvarlarını hangi renk boya ile boyayacaklarına, evlerinin salonlarına alacakları masif televizyon sehpasının ayarlanabilir üst zemininden televizyonlarının üzerine koyacakları dantelâya, balkonlarına yerleştirecekleri küpeli ve begonya çiçeklerinden antrelerine serecekleri kök boyalı ve Türk motifli kilimlerine, duvarlarına asacakları resimlerinden, hat levhalarından berjer koltukları ve üçlü kanepelerine, buzdolaplarının üstüne yapıştıracakları meyve süslerinden mutfak raflarına serecekleri kanaviçe işlerine kadar tüm teferruâtını planlayacağım onların hayatının. Bir muhallebicide tavuk göğsü ısmarlayacağım onlara. Birbirlerine sevgi ile bakacaklar, düğün davetiyelerinin listesini yapacaklar tavukgöğsü tatlılarını yerlerken. Düğünlerinde en yakın arkadaşları arasından hangisinin, kendilerine Kur’an-bayrak ve kılıç vereceğini de kararlaştıracaklar tabîi ki. Ya üniversite yıllarındaki okul başkanları, ya Ocak başkanları veya bir başka büyükleri verecek kutsal hediyelerini ve her ikisi de öperek başlarına koyacaklar. Bunları konuşurken heyecanlandıracağım onları, kalplerinin atışları hızlanacak. Akşamın alacasında vedâ ederken birbirlerine, kaçamak ve mâsum bir öpücük konduracaklar yanaklarına, hafifçe; bunu da tattıracağım onlara. Evlerine çekilecekler ve o günün büyüsünü hayal ederken tatlı, huzurlu ve deliksiz bir uykuya daldıracağım hepsini. Düğünlerini de yapacağım. Çok kalabalık olacak düğünleri. Fakültelerindeki tüm arkadaşlarını, Ocak başkanlarını, tüm Ocak yöneticilerini çağıracağım düğünlerine, hepsi de gelecekler. Hep birlikte halay çekecekler, şiirler okuyacaklar, türküler söyleyecekler; tıpkı ‘eski gecelerimiz’de olduğu gibi. Hem yeni moda giydireceğim onları, İspanyol paçalı pantolonlarını çıkartacağım, büyük yakalı gömleklerini de, dışarıdan cepli ceketlerini ve ayrıca kocaman kravatlarını da atacağım; bizim giydiklerimizden giydireceğim onları. Kendi ceketimin yakasına bir Kartal, onların ceketlerinin yakalarına da bronz bir Bozkurt rozeti olacak, tıpkı siyah-beyaz filmlerde olduğu gibi... Hemen ilk yıl çocukları olacak, erkek, kız; pek çok çocuk, binlerce... Ülkü olacak kızların çoğunun adı, bir kısmının Selcen, İlkay, Aybike, Elif ve daha nice isimleriyle cıvıl-cıvıl, güzel mi güzel, şirin mi şirin kız çocukları... Saçlarını öreceğim kızlarının arkalarından iki belik. Puantiyeli elbiseler alacağım o küçük kızlara; etraflarında dönecekler ve etekleri uçuşacak, saçlarına kelebek tokalar, renkli pensler takacağım, beyaz rugan ayakkabılar, kırmızı çizgili beyaz çoraplar giydireceğim. Erkek çocuklarının, Kürşat olacak, Alperen olacak, Yûnus olacak, Yağmur olacak, Ersagun olacak, Afşin olacak, Aybars olacak, Alp olacak, Buğrahan olacak, Atsız olacak isimleri. Onları da LC Waikiki’den giydireceğim, tıpkı bizim çocuklarımız gibi. Takım elbiseler giyecekler büyükler gibi, içinde beyaz gömlekleri olacak... Yakalarına lastikli papyon takacağım, onlar da siyah-beyaz puantiyeli olacak muhakkak. Siyah rugan pabuçlar alacağım pırıl pırıl, saçlarına jöle süreceğim küçük delikanlıların ve arkaya tarayacağım saçlarını, çok ama çok yakışıklı olacaklar, yüzlerine bakmaya, hele-hele öpmeye kıyamayacağınız kadar yakışıklı olacaklar. Gözleri ışıl ışıl parlayacak... Babaları ve anneleri kıvanacaklar çocuklarıyla. Birbirlerinin çocukları evlenecekler ileride, kocaman bir aile olacaklar, akraba olacaklar... olacağız…
Yeni çıkan müzikleri de dinleteceğim onlara. Sezen Aksu’nun ‘Ben sende tutuklu kaldım’ şarksını onlar da bilecekler, söyleyecekler. Cem Karaca’nın artık sufî müzik yaptığından bahsedeceğim onlara. Benim hoşuma gitmese de, Galatasaray’ın UEFA kupasını aldığını da söyleyeceğim, kim bilir aralarında Galatasaraylılar vardır ve bundan memnun olurlar, bu ihtimali de ıskalamayacağım, onları mutlu etmek için ne gerekirse yapacağım. Haa sahi, sevinin, pek çok Türk devleti kuruldu diyeceğim, esir değiller artık. Nasıl da sevinecekler!..
Hepsini yapacağım onlar için. Bir tek şey hariç; hiç ama hiç kötü haber vermeyeceğim onlara. Ne Körfez depreminden bahsedeceğim, ne Galip Amca’nın öldüğünden... Yeni dergileri, gazeteleri vereceğim onlara; ‘Bakın diyeceğim, siz yokken sizden sonrakiler ne dergiler, gazeteler çıkardılar, neler yazdılar; okuyun...’. Okuyacaklar... Tekrar ‘Bakın’ diyeceğim, ‘Sizleri unutmadılar, tek tek, isim-isim, memleket-memleket, okul-okul, fakülte-fakülte, mahalle- mahalle hatırlıyorlar sizi’...
Gülümseyecekler, hepsinin birden dudaklarına bir ‘tebessüm’ konacak. Kimse anlayamayacak, kimseler yorumlayamayacak, kimseler tanımlayamayacak onların dudaklarının kenarına konuveren ‘tebessüm’ü. Bir ‘meçhûl tebessüm’ olarak donuverecek onların dudaklarının kenarında, öylece kalacak.
Hey hât! Bitecek bu tahayyül... Gerçeğe döneceğim... Bir bakacağım onlar yok... Şehrin gürültüsünü duyacağım o ân, karışacağım o gürültüye, bu eski imparatorluk pâyitahtında beni unutan dostlarımı hatırlayacağım yine, içim burkulacak... Hayat devam edecek... Nereye kadar? Bilmiyorum... ............ Onlar, kaderin zannımca bir “zevebân” noktası’nda hem-hâl ettiği kimselerdi, arkadaşlarımızdı. O esnâda, bir mermiyi hissettiklerinde vücutlarında veya kör bir bıçağın keskinliğini, ya da lânet olası bir urganın boğazlarını sardığını hissettiklerinde; mukadderâtları müstenîden ve mütekâbilen inkişâf ediyordu. Merâmımı tebyîn bâbında rahat değilim. Zorlanmaktayım... Fakat bu zorluğun rağmına size seslenmek lüzûmunu hissettim. Doğrusu bu his, nezdimde mümtazdır, zirâ “ifade”nin tekmil veçhelerine isteksiz ve bîgâne bulunduğum şu lâhzada, şu satırları derc’etmek sûretiyle bir görevi ifâ ettiğimi de söyleyebilirim.
Mutasavvıfenin sıkça bâhis buyurduğu “inikâri nispet” sırrı galiba onların aralarındadır. Istırap hülâsa edilmiyor. Hem üç beş satır neyi belli edebilir? Nasıl edebilir? Kaldı ki ben bî-tâb... ve susmak üzereyim. Böyleyken hangi kelimeye neyi söyleteyim? Vâkıa, başlarken istidrat dedim. En iyisi siz bunları istidrâdımın sesi bilin ve öylece duyun. O vakit bir yâd-gâr bırakmış ve ihtimal ki siz kârilerime mahrem/müsteâr ömürlerimizin nabzını duyurmuş olacağım.
Kader onları bir felâketin hizâsında buluşturdu. Ne çâre ki biz, üzerinden “ateş kesilir geçse sâbâ” bu yerin galiba sâkini olduk. Nicedir bir “sâbite” etrafında durup durmaktayız. Ama onlar, şâhidim ki tâkat getirip bir “gülşen-gâh-ı ismet”e yürüdüler. Hâtırâları ise kalemimize aksedenler... ‘Onlar, evvel gidenler’. Bizden önce gidenler. ‘Evvel giden ahbâba selâm’ olsun diyordu şairin biri. Bu kez isim vermeyeceğim, hepsine selâm olsun. Hâtırâları önünde saygı ile eğiliyor ve temennâ ve dua ediyorum... Ve’s-selâm... 12 Eylül İstirdatları III 12 Eylül 1980 ve Çağan Irmak’ın ‘Babam ve Oğlum” filmi üzerine bir deneme… Ne Sâdık’lar tanıdım; ne bir filmin konusu oldular ne de bir romanın kahramanı… ‘Babam ve Oğlum’ filmini vizyonda değil, bir 12 Eylül günü evde izlemek için beklemiştim; ilk sahneyle birlikte zihnimin derinliklerinde siyah-beyaz bir filmin birkaç karesinden ibâret olan babama ait görüntülerin gözlerimin önündeki hüzünlü çerçeveleri ve gözlerimin önünde iki oğlumun birbirinden güzel yüzleri vardı… Babasını küçük yaşlarında kaybetmiş, fakat büyük bir ailede büyümüş bir çocuk ve artık iki oğul sahibi bir baba olarak, gömüldüğüm koltuğumda kendi çocukluğumun izlerini arama niyetinde iken, tamamen kendimden âzâde bir hâlet-i ruhiye ile, ‘bu ülke’nin 1970’li yıllarının gri ve kızıl renkleri arasında kaybolan hayatlarının hâfızamda kalan trajedileriyle ve ‘bu ülke’nin delikanlılarının planyaya tutulan ama ne bir filme ve ne de bir romana kahraman olan, unutulanların gençlikleri ile yüz yüze geldim… Onların unutulmuşlukları üzerinde sabitlendi zihnim. Sanki onlar ölseler de olur kabîlinden gençlerdi. Ve zaten ölmek için dünyaya geliyorlardı. ‘Bu ülke’ tehlikeye düşüyor, ‘bu ülke’de adâletsizlikler oluyor ve onlar ellerini taşın altına koyuyorlar, ömürlerini namlunun ucuna sürüyorlardı. Ülke yangın yerine dönmüşken, onlar yangını söndürmek için kendilerini ateşe atıyorlardı pervâne gibi, lâkin esefler olsun ki, namlunun ucunda iken onlar, ateşin içine atılmışken onlar, birileri yangını söndürecek hortumları kesiyorlardı. Onlar bunun farkında bile değillerdi. Kendilerini ateşe vermişler, başka bir şeyi görecek, sinsi hesaplardan şüphelenecek hâlleri yoktu. Pervâneler gibi ateşin içinde yandılar.. yandılar… İtfaiyenin hortumlarını kesenlerin ellerindeki sihirli bir değnek, yangını söndürmeğe karar verdikleri bir 12 Eylül sabâhında âsâyişi ber-kemâl kılmış ve ortalık süt liman olmuştu. Yangın bitmişti ama, ellerini taşın altına koyanlar bunun hesabını vermek üzere başka bir ıstırâbın içine düşmüşlerdi. Sancılı yıllardı; bir dönemin gençliği topyekûn en ağır bir şekilde bedel ödedi. ‘Babam ve oğlum’ filmine konu olamayanlar, saklı kaldılar. Şimdilik hâfızalarda yaşıyorlar, nisyân ile mâlûl hâfızalarda. Üstelik yalnızca nisyân ile mâlûl değil, istikbâl kaygılarının, iktidar rüyâlarının, politik hırsların da kemirdiği bir hâfızanın insâfına mâruzlar. İşte, zamanın bir torna gibi erittiği insan hâfızasına emânet olmaları, onları ne bir filmin ne de bir romanın kahramanı yapabildi. 1970’li yılların gazete arşivlerinin tozlu raflarında, bir haber olarak mahpus kaldılar. Ne Sâdıklar tanıdım, ne bir filmin konusu oldular, ne de bir romanın kahramanı… Ekrandan geçen Sâdık’ın görüntülerinin arasına karışan, yüzüne sanki ebedî olarak yerleşen ve gözlerinin içine çökmüş hüznüyle bana gülümsemeğe çalışan Sâdık’la her yüz yüze geldiğimde Sâdık’ın yüzüne başka çehreler çöküyordu, sanki tanıdığım bütün Sâdıklar bana bakıyordu Sâdık’ın gözlerinden. Kimini gülümsemesinden tanıyordum, kimini hüznünden ve kimini unutulmuşluklarının yüzlerine taşıdığı kırgınlıklarından… Filmin her sahnesinde ıstırâbım artıyor, göz yaşlarımı âzâd ediyordum… Sâdık’ın karısı ölüyor ben de ölüyordum. Sâdık’ın oğlu büyüyor, ben de onunla büyüyordum. Onun oğluna çizgi romanlar alıyor, birlikte okuyordum. Sâdık’ın tahliyesini oğluyla birlikte bekliyorduk, ‘Hele bir baban tahliye olsun her şey daha güzel olacak…’ diyordum ona… Fakat âniden Sâdık’ın yüzüne bir başka Sâdık çehreleri konuyordu, lâkin bu çehrelerin sahipleri tahliye olamamıştı. Sâdık’ın yüzüne cezâevinde musallat olan sarılıkların aynısı onların yüzlerinde de vardı ve bu sarılığı o kadar iyi tanıyordum ki!.. Bu kadar yıl sonra bile gözümün önünden gitmeyen sarılıklardı bunlar. Gözlerin içine çöreklenirlerdi bu bal rengi sarılıklar ve kuruyup, sararıp düşen bir yaprağın baharı görmesi nasıl mümkün değilse, yerleştikleri gözleri de ebediyen kapatıp birlikte giderlerdi ancak. Benim tanıdığım Sâdık’ın, Sâdıkların sarı bir Eylülde başlayan tükenişi yine bir Eylül sarısında son bulmuş ve dalından kopmuştu, tahliye olamamıştı onlar. Onların bir oğlu da olmamıştı. Belki bir sevgili bile sığmamıştı kısacık ömürlerine… Yalnız arkadaşları vardı onların; bir eylül sarılığında ortak kaderleri sararan arkadaşları... ‘Bu ülke’nin Sâdık’ları hep sararmış kâğıtların üstüne yazılmış ve meçhûle yollanmış birkaç satırlık mektuptan ibâret kaldılar. Hafızalara mahkûm sararmış mektuplar. ‘Bir kümes hayvanının uçmaya çalışması kadar komik’ birkaç roman denemesine malzeme oldular yalnızca; uslûpsuz, metotsuz birkaç roman denemesinin malzemesi yalnızca.. Belki birkaç ölüm yıldönümü hayıflanmasından ibâret gazete, dergi yazılarının konusu oldular çoğun… Bir sinema filminin kahramanı olmak onlara o kadar uzak kaldı ki!.. Onlar, içinde bulundukları siyâsî pozüsyonları ayırt edilmeksizin ‘bu ülke’yi çok sevdiler, aşk derecesinde sevdiler. ‘Yok mu bu memleketi kurtaracak?’ sorusunu duyduklarında onlar, her şeylerini bırakıp ellerini, ruhlarını, ömürlerini taşın altına koydular.. koydular ve binlercesi o taşın altında kaldılar… Onlar hayatlarından, istikbâllerinden oldular. Onlar analarını, babalarını, sevgililerini, memleketlerini terk edip, büyük şehirlerin içinde kan kırmızısı bir senaryonun içinde bütün samimiyetleriyle rol aldılar. Onlar dünyayı omuzlayacak gençlerdi, kuvvetliydiler. Okullarından oldular, yurtlarından oldular. Doktor olamadılar, hukukçu olamadılar, mühendis olamadılar, annelerine, babalarına bir diploma yerine tabutlarını götürebildiler, içinde kanlı kefenlerle tabutlar... Yeminler ettiler, yeminlerine Sâdık kaldılar, öldüler.. öldüler… Geride dinmeyecek acılar ve içine düştüğü yürekler susuncaya kadar yanacak ateşler bıraktılar; ‘ateş kesildiler’… Ama onlar ne bir filmin konusu oldular, ne de bir romanın kahramanı…
Powered by !JoomlaComment 3.26
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |


